İnsan kendini sınırlarını zorlayan ve kendini deneyebilen bir varlıktır. Yeter ki, insan kendi kendinin dayanağı olmayı ve de diğer insanlarla dayanışma kurabilmeyi başarsın.
ÇoÄŸunluÄŸun ”rüyamda görsem inanmazdım bu günleri yaÅŸayacağımıza” ÅŸaÅŸkınlığına düşüren bu salgın, haklı olrak böyle bir ÅŸeyin en azından kendi çağı içinde yaÅŸamış olmasının ÅŸoku idi. Her ne kadar tarih savaÅŸlar, zulümler, salgınlarla dolu olsa da, her insan en çok kendi acısını duyar, her çaÄŸ da kendi an’ı içindeki acıyı duyar.
Filmlerdeki gibi kötülük, dert acı, birden bire gelmez elbet. Her şeyde olduğu gibi yaşanan her olayın nicel bir birikim süreci sonucu ortaya çıkmasıdır. Suyun donma noktasına gelmeden katılaşmayacağı gibi. Göz önünde kısa süreli olan olaylarda tahmin etmek güç değil. Ama uzunca sürede evrilen şeylerin son noktada birden patlaması şaşırtır bizi. Yaşadığımız bu virüs salgınının da aniden ortaya çıkmadığını, zaten doğada var olan virüsün zaman zaman kılık değiştirmesi, mutasyona uğraması, daha önce ilaçlarla bastırılmış alışılmış huylu virüsün birden bire huy değiştirmesiyle ölümcül bir salgına dönüşmesi meselesi.
İnsan doÄŸayı ne kadar zaptetmiÅŸ ve ne kadar yabancılaÅŸmış olsa bile nihayetinde doÄŸanın bir parçası olmaktan kurtulamaz. İnsan doÄŸadan gelen her felaketin karşısında donup kalmaktadır. Çünkü doÄŸayı anlamayı, doÄŸanın kalbini dinlemeyi çoktan bırakmıştır. Canlılğın ve insanın varoluÅŸ sürecinde, kendi varlıklarının virüsten, bakteriden baÅŸlayan organizmasını unutup, bir ölümcül virüsün hayatlarını altüst edeceÄŸi gerçeÄŸini kabullenemez…
İnsanlığın ÅŸaÅŸkınlığı belki de bu bilim çağında mikro bir virüsle baÅŸa çıkamamasındandı. Çünkü her ÅŸeyin çok hızlı geliÅŸtiÄŸi ve çok hızlı çözüldüğü bu çaÄŸda, insan için belirsiz bir bekleyiÅŸ alışık olmadığı durumdu. DiÄŸer taraftan alışılmış bir yaÅŸantının aniden elleri arasından kayıp gitmesi, geleceÄŸin belirsizliÄŸi idi. Gününü bile yarın kaygısıyla yaÅŸayarak mutsuz olması, yarınla ilgili hayal bile kuramaması ve en çok geçmiÅŸteki anılarıyla yaÅŸaması müphem bir bekleyiÅŸin ruh yorgunluÄŸu… Ruh saÄŸlığı bozulan kesim genelde küçük burjuva alışkanlıklara sahip olan kesim olmalıydı. Çünkü yoksulun zaten bunalıma girecek zamanı ve lüksü yoktu. Küçük burjuvanın alışmış olduÄŸu günlük tüketimi, gezisi, eÄŸlencesi, askıya almış olduÄŸu bir çok etkinliÄŸini bir daha yapamayacak olması paniÄŸi ve bu sürecin hiç bitmeyeceÄŸi karamsarlığına kapılmasaydı belki.
İnsanların ruh saÄŸlığının nereye gittiÄŸini anlamak için ayrıca ruh bilimcisi olmaya da gerek yok sanırım. Sosyal medya platformlarında bile görmek hissetmek mümkün. Salgınla birlikte ahlaki bir deÄŸiÅŸim görülmekte. Bu tür deÄŸiÅŸimleri sosyal medya sayfa arkadaÅŸlarının bir kısmında ÅŸahit olmaktasınız. Pornografik dil kullanımından tutun da, paylaÅŸtıkları görsellerin abuk subuk, irrite edici ÅŸeyler, ÅŸahit oluyorsunuz. İnsanlarda sanki, ”nasıl olsa ölüm dayandı kapıya her türlü aymazlığı yapabilirim, dil disiplinine filan gerek yok, aÄŸzıma geleni söyleyebilirim” anlayışı yaygınlaÅŸtı. Ki, bu tür tavırları yıllarca tanımış olduÄŸum insanlarda bile görmeye baÅŸladım. Cinsiyetçi dil, ayrılıkçı dil, laubali dil kullanmakta sakınca görmüyorlar. Sayfalarında arkadaÅŸ ölümlerine ÅŸahit oldukları halde kuruca bir baÅŸsaÄŸlığı diledikten sonra günlük paylaşımlarına laylaylom havasında devam ediyorlar. Halbuki ne güzel bir geleneÄŸimiz vardı, gayet insani ve vicdani olan; KomÅŸunun ölümünden sonra onun yasına saygı duyarak, müziÄŸin sesinden, kendi kahkaha sesimize kadar  en az bir hafta kısardık. Kendini rencide edecek ÅŸeyi bir baÅŸkasında denememek gibi bir ortak insan hissiyatı olmalıydı. Elbette bunalıma girmek ruh saÄŸlığının bozulması insani duygu durumlarıdır. Özellikle sömürü sistemlerinin sistematik olarak insanın ruh saÄŸlığını bozacak her türlü ortamı yaratması ve insanların ruhsal kopuÅŸlarını, yabancılaÅŸmayı, yalnızlaÅŸmayı insan ruhuna ince ince nakÅŸetmiÅŸti…
Zannediyorum ki, bu salgın sürecinde yaşanan ruhsal deformasyona neden olan şeylerden biri, ölüm korkusu, diğeri de belirsizlik, güvensizlik, geleceksizlik korkusu olmalıydı. Bu ruhsal çöküntüyü yaşayanların haliyle fazla olması virüs kadar ölümcül olmasa bile travmatik çökmelere sebep oluyordu. Belki de ileride daha vahim bir tablo ile karşımıza da çıkabilir.Zaten sistemin bozduğu aklımız yeni değildi. Ama salgın günlerinde daha da artarak katlandı. Panik atak, anksiyete, majör depresyon yaşayanların sayısında çok fazla artış olduğunu söylüyordu yetkili ağızlar.
Bu başımıza gelen salgın illeti her insanı kıyısından veya derinden etkiledi, kimimize bir belirsizlik çukuru açtı. Kimizin günlük faaliyetlerine sanatsal, kültürel, insani olan bir çok etkinliÄŸine ket vurdu. Özellikle popüler kültürden beslenmeden duramayan büyük bir kesimin alanlarını elinden aldı. Ün, ÅŸan, şöhret peÅŸinde koÅŸanların yollarına taÅŸ koydu. Bir çok alanda ticari faaliyetleri durdurdu, seyahat, konu komÅŸu iliÅŸkilerini arkadaÅŸ toplantılarını askıya aldı… Bu yoksunluÄŸun getirdiÄŸi bunalımları yaÅŸayanların çoÄŸu kendilerini antidepersan ilaçlarına vurdu. Bir eczacı arkadaşım son bir haftada satılan depresyon ilaçlarında patlama olduÄŸunu söyledi. Eskiden reçete ile satılan sakinleÅŸtirici ilaçların da ÅŸimdilik serbest bırakıldığını söyledi. Kısaca bu salgın günlerinde yaÅŸananları her kesim adına konuÅŸacak olursak, insanları ortak bir derdin gölgesinde zamana çentik atarak gün geçirme derdine düşürdü.
Ancak insanlık tarihinde birçok deney göstermiÅŸti ki, bu tür sıkıntıları en rahat atlatanlar, hayatı bilinçli olarak kavramışlar ve üretenler olmuÅŸtur. Aslında her insanın içinde potansiyel bir yeti mutlaka vardır. Bunu kabiliyet ve yaratı güçlerine göre ortaya çıkartan veya sürekli bir ÅŸeyler üretmek ile meÅŸgul olanlar içsel sıkıntılarını, bunalımlarını daha kolay atlatmaktadır. Bir roman yazarının, bir hikaye yazarının, resim yapanın, dikiÅŸ dikenin, bahçe ekenin, saksılarında çiçek yetiÅŸtirenin, deneysel yazılar yazanın kendiyle daha barışık olduÄŸu ve hatta karantina günlerini fırsat bilerek içinde kalmış ama icra edemediÄŸi bir müzik aleti çalmak isteyenlere fırsat olmuÅŸtur. Edebiyatın da bu konuda iyileÅŸtirici ve zaman geçirici özelliÄŸini unutmamalı. Edebiyat bize bir yol, çıkış önermez, bir reçete ve ilaç da deÄŸildir. Ama bazen düşündüğümüz ama dillendiremediÄŸimiz bazı deneyimleri okuyup anlamaya yarayabilir. Bazı hikayelerin kıssası kendi hayatımızın akışındaki renksizliklerin farkına varıp hayatımıza renk katmamıza faydalı olabilir. Belki bir ÅŸiirin imgeleminde hayatımız anlamlanabilir.. Kısacası edebiyat bir ruh terapimiz olabilir. Sadece edebiyat da deÄŸil, diÄŸer alanlardaki kitaplarda; sosyolojik kitaplar, tarih kitapları bize topluma ve dünyaya bakışımızda farklı bir perspektif açabilir…
Evet sıkılmak da, bunalmak da insana özgüdür. Ama bu durumu bir çaresizliğe çevirip çırpınmak yerine, bu durumu nasıl yaratıya çevirebilmeyi düşünebilen insan, salgın zamanlarındaki o korku, panik ve hiçlik boşluğuna düşmeyecektir. İnsan kendini sınırlarını zorlayan ve kendini deneyebilen bir varlıktır. Yeter ki, insan kendi kendinin dayanağı olmayı ve de diğer insanlarla dayanışma kurabilmeyi başarsın.
