Tayyip’in sarayında, Suriye’deki İslamcı iktidar sayesinde hem o ülkedeki Kürt özerkliÄŸine son verme, Orta DoÄŸu’nun liderliÄŸine oynama hesapları yapılıyor.
İsrail’in İran destekli Hizbullah’a vurduÄŸu darbenin yarattığı boÅŸluktan ve Rusya’nın da Ukrayna çatışmasından dolayı yaÅŸamakta olduÄŸu zaaflardan yararlanan İslamcıların hiçbir direniÅŸle karşılaÅŸmaksızın Åžam’da iktidara el koymasının ardından Türkiye’de dozajı her geçen gün biraz daha artan zafer ÅŸenlikleri yaÅŸanıyor.
Bu ÅŸenliklerin ana nedeni, Orta DoÄŸu coÄŸrafyasındaki yıllanmış diktatörlüklerden birinin yıkılmış olması deÄŸil, onun yerini Türkiye’nin ve ırkçı Suriye Milli Ordusu (SMO) çetelerinin desteÄŸiyle palazlanmış, islamcılığı müseccel bir çetenin almış olması, bu sayede hem Kürt ulusal direniÅŸine yeni darbeler vurma, hem de Orta DoÄŸu’nun liderliÄŸine oynama olanaklarının güçlenmiÅŸ olmasıdır.
DışiÅŸleri Bakanı Hakan Fidan ile MİT BaÅŸkanı İbrahim Kalın’ın, yeni yönetimin nasıl bir politika izleyeceÄŸi kesinlik kazanmamışken Åžam’a arka arkaya yaptıkları ziyaretlerde “kravatlı devlet adamı” görüntüsü veren Heyet Tahrir Åžam lideri Ahmed eÅŸ-Åžara (Ebu Muhammed el-Culani) ile sarmaÅŸ dolaÅŸ olmaları, Suriye’nin yeni siyasal yapılanması ve imarı için bol keseden vaadlerde bulunmaları boÅŸuna deÄŸildi.
KuÅŸkusuz bu ziyaretlerde ele alınan konulardan biri, on yıllık silahlı çatışmalar, özellikle de İslamcı terör gruplarının saldırıları nedeniyle ülkelerini terketmek zorunda kalmış, Avrupa ülkelerine geçmeleri AB’nin saÄŸladığı finansmanla Türkiye tarafından engellenmiÅŸ milyonlarca Suriyeli mültecinin en azından bir bölümünün ülkelerine dönüşünü saÄŸlamaktı.
Ancak, Ankara yöneticilerinin bu temaslardaki ana amacının, Suriye’nin kuzey doÄŸusundaki Kürt siyasal varlığına son vermek olduÄŸu, gerek Fidan ve Kalın’ın Suriyedeki, gerekse hemen ardından bizzat ErdoÄŸan’ın Türkiye’deki konuÅŸmalarıyla apaçık ortaya çıkmış bulunuyor.
Belçika’nın en büyük iki günlük gazetesinde arka arkaya yayımlanan iki yazı bu gerçeÄŸi net ÅŸekilde ortaya koyuyor.
“SURİYE KÜRTLERİNE MANEVİ BİR BORCUMUZ VAR…”
La Libre Belgique gazetesinden Christophe Lamfalussy, iki gün öne yayımlanan “Kürtleri unutmayalım… Suriye Kürtlerine manevi bir borcumuz var. Batı’nın desteÄŸiyle DEAÅž’ı yenenler onlardı” baÅŸlıklı yazısında şöyle diyor:
“Suriye’nin kuzey batısında isyancıların Åžam’daki BaÅŸar Esad rejimini devirmek için baÅŸlattığı saldırı sırasında, Türkiye yanlısı bir isyancı grup da ülkenin doÄŸusuna doÄŸru saldırıya geçiyordu… Tek amacı, o bölgede bulunan Kürt varlığını yok etmekti…
“Suriye Milli Ordusu (SMO) adını taşıyan bu isyancı grubun ülkenin demokratlaÅŸmasına hizmet etmek gibi bir derdi yoktu. DoÄŸrudan CumhurbaÅŸkanı ErdoÄŸan’ın çıkarlarına hizmet etmek üzere 2017 yılında Türkiye tarafından kurulan, aralarında Ahrar el Åžam ve CeyÅŸ el İslam gibi İslamcı hareketlerden gelen kiÅŸilerin de yer aldığı karma bir milisler grubuydu.
“SMO her ÅŸeyden önce bir paralı milisler çetesidir… Çok sayıda video ile de kanıtladığı gibi, Türkiye, 2020 yılında Azerbaycan ordusunu destekleyerek Ermenileri DaÄŸlık KarabaÄŸ’daki yurtlarından çıkartmak amacıyla bu paralı milislerden yüzlercesini oraya göndermiÅŸti. Bir bölümü de her daim Türkiye’nin stratejik çıkarlarına hizmet etmek için Libya’ya yollandılar.
“Bu milisler, 2019 yılında, Suriye’nin özerk Kürt bölgesinde orta sol partinin kurucuları arasında yer alan bir kadın lideri benzeri görülmemiÅŸ bir ÅŸiddetle katlettiler. 34 yaşındaki Hevrin Halef isimli kadın, saçlarından sürüklenerek dövüldü ve ardından makineli tüfek ateÅŸiyle taranarak öldürüldü.
“SMO, son iki haftadır, Türk hava saldırılarının da desteÄŸiyle, Kürt direniÅŸ güçlerini Fırat’ın öte yakasına sürmeye çalışıyor. Çatışmalar, 2016 yılında Kürtler ve Arap müttefikleri tarafından DEAÅž’tan kurtarılan Menbiç kentinde yoÄŸunlaÅŸtı. Åžam’da özgürlük havası eserken, Menbiç’te SMO’nun yaÄŸmacılığa baÅŸladığı haberleri geliyor. ABD’nin arabuluculuÄŸunda dört günlük ateÅŸkesin ardından çatışmalar yeniden baÅŸladı. Fırat Nehri üzerinde 2 milyon insana su saÄŸlayan baraj kullanılamaz hale geldi. Operasyonlar nedeniyle on binlerce Kürt göçe zorlandı.
“Bu saldırı, Åžam’da iktidarı ele geçiren Hayat Tahrir el Åžam (HTÅž) ile varılan anlaÅŸmanın bir göstergesidir. Amaçlanan, BaÅŸar’ın devrilmesini fırsat bilerek Kürtlerin ülkenin kuzey doÄŸusunda kurdukları laik, sosyalist ve çok etnikli özerk bölgeye son vermektir. HTÅž’nin askeri liderlerinden biri ülkede her türlü ‘federalist’ yapılanmayı reddettiklerini söylemiÅŸ bulunuyordu. Åžimdilik her iki taraftan da açıklık söylemleri duyuluyor, ama yakında kanlı bir mekanizmanın devreye girmeyeceÄŸinin güvencesi yok.
“Kürtlere karşı manevi bir borcumuz var. Batı’nın da desteÄŸiyle DEAÅž’ı yenenler, Kürt, Arap ve Süryani askerlerin ittifakı olan Suriye Demokratik Güçleri (SDG) idi. Ve 2015 yılında ilk kez Kobani’de bu ölümcül örgütü, içindeki yüzlerce yabancı savaşçıyla birlikte püskürttüler. Ezidi inancının sembolü ‘Melek Tavus’ nidasıyla savaÅŸan Ezidi kadınların da aralarında bulunduÄŸu kadın birlikleri ön saflardaydı. Kobani direniÅŸin sembolüdür.
“DEAÅž’ın geçici baÅŸkenti Rakka’nın kurtarılmasından bu yana Kürtler’in yönetimindeki 27 cezaevinde her milletten yaklaşık 10 bin tutuklu bulunuyor. Kamplarda yaklaşık 50 bin kadın ve çocuk mevcut. Aralarınd 13’ü erkek, 8’i kadın, 21 Belçika vatandaşı var. Bu cezaevlerinin güvenliÄŸinin saÄŸlanmasında Kürtlere yaklaşık 900 Amerikan askeri destek veriyor. Ancak onların Suriye’deki varlığı da pamuk ipliÄŸine baÄŸlı… Gelecek Amerikan baÅŸkanı Donald Trump ne karar verirse versin, Kürtleri zayıf düşürmek, bu cezaevlerinin basılması, tutukluların yargılanmadan serbest bırakılması anlamına gelir.
“CumhurbaÅŸkanı ErdoÄŸan’ın iki amacı var. Birinci amacı, savaşın baÅŸlangıcından bu yana Türkiye’nin kabul ettiÄŸi yaklaşık 4,5 milyon Suriyeli mültecinin geriye gönderilmesi… Çünkü, Türkiye’de Suriyeli mültecilerin çok sayıda varlığı yerli halkla bazı gerginliklerin yaÅŸanmasına neden oldu.
“İkinci olarak da, Kürt varlığını Türkiye’nin çok uzağında tutmak için tüm Suriye sınırı boyunca 30 kilometre derinliÄŸinde bir tampon bölge oluÅŸturmak amaçlanıyor.
“Ankara, Halk Koruma Birlikleri (YPG) savaşçılarının, Türkiye ve Batılı ülkeler tarafından ‘terörist’ ilan edilmiÅŸ bir gerilla örgütü olan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile doÄŸrudan baÄŸlantılı olduÄŸunu iddia ediyor. BaÄŸlantılar var, doÄŸru. Militanlar Türkiye sınırından Suriye ve Irak’a geçiyor. Ama YPG ağırlıklı olarak Suriyelilerden oluÅŸuyor ve kendi topraklarını savunuyor. BildiÄŸimiz kadarıyla, liderlerinin Türk insansız hava araçlarıyla birbiri ardına öldürülmesine raÄŸmen Türkiye’ye hiçbir zaman saldırmadılar.
“Türkiye’nin yoÄŸun lobi faaliyetleri sonucunda PKK, Nisan 2002’den bu yana Avrupa BirliÄŸi’nin terörle mücadele listesinde yer alıyor. Ancak YPG, Ankara dışında hiçbir ülke tarafından ‘terörist’ olarak nitelenmedi. Kaldı ki, DEAÅž’a karşı uluslararası koalisyonun da temelini oluÅŸturuyor. Bu savaÅŸta 12.000 erkek ve kadın kaybettiler.
“HTÅž ile yıllardır iliÅŸkilerini sürdüren Türkiye, BaÅŸar’ın devrilmesinden en çok kârlı çıkan ülke konumunda… Bu radikal grup ÅŸimdi Ankara ile ‘stratejik baÄŸ’dan söz ediyor. Zaten bu ülkede halen 16 ila 18 bin arasında Türk askeri bulunuyor.
“Soru: Kürtler bir kez daha ağır bedel mi ödeyecek?”
LE SOIR: “KÜRT SORUNU YİNE ÇÖZÜMSÜZ…”
Le Soir gazetesinden Baouduin Loos da dün yayımlanan “Kürt sorunu yine çözümsüz…” baÅŸlıklı yazısında ÅŸu analizlerde bulunuyor:
“BaÅŸar Esad rejimini 12 günde deviren İslamcı isyancı hareket HTÅž’nin lideri, Åžam’a yerleÅŸtikten sonra görünümünde büyük deÄŸiÅŸikliÄŸe gitti. Artık seçkin ziyaretçilerini takım elbise ve kravatla karşılıyor. Yakıcı soru ise, Ahmed eÅŸ-Åžara’nın konuÅŸmalarında da görüldüğü gibi, diyaloÄŸa açık, kısacası iyi niyetli, ama İslamcı kalmayı baÅŸarabilen milliyetçi bir lider olup olmadığıdır.
“Türkiye’nin Åžam’daki Esad rejiminin çöküşünü memnuniyetle karşıladığını söylemeye dahi gerek yok… Türkiye CumhurbaÅŸkanı ErdoÄŸan’ın gözünde artık iki hedef var: Türkiye’de barındırılan 3 milyondan fazla Suriyeli mültecinin çoÄŸunluÄŸunu Suriye’ye geri göndermek… Ve kendisinin 20 Aralık’ta açıkça söylediÄŸi gibi, ‘Teröristlerin kökünü kazıyarak’ Kürtlerin Suriye’deki özerklik beklentisini tamamen yok etmek.
“DışiÅŸleri Bakanı Hakan Fidan’ın pazar günü Åžam’a yaptığı ziyaret, Türk Milli İstihbarat TeÅŸkilatı baÅŸkanının ziyaretinin hemen ardından gerçekleÅŸti. Fidan ile EÅŸ Åžera’nın birbirlerine sarıldığı anların sıcaklığı gözlerden kaçmadı. EÅŸ Åžera daha sonra Türk ziyaretçisini son derece memnun eden ÅŸu açıklamayı yapmakta gecikmedi: ‘Silahların, ister devrimci gruplara, isterse de SDG bölgesinde bulunan gruplara ait olsun, devlet kontrolünden kaçmasına kesinlikle izin vermeyeceÄŸiz.’
“İsyancılar Esad’ı yener yenmez Türkiye yanlısı milisler ile Kürt birlikler arasında baÅŸlayan çatışmalar Amerika’nın arabuluculuÄŸu sayesinde durdu. Amerika BirleÅŸik Devletleri’nin sahada yaklaşık 2,000 askeri var. Ve IŞİD’e karşı savaÅŸan Kürtleri koruyorlar. Donald Trump’ın iktidara geliÅŸi Türkleri pek rahatlatmadı, zira Amerikalı, 8 Aralık’ta Suriye’de isyancıların kazandığı zaferi Ankara’nın ‘dostça olmayan bir ÅŸekilde ele geçirmesi’ olarak nitelendirmiÅŸti. Yeni Amerikan BaÅŸkanı’nın alacağı pozisyon Türkler için çok önemli olacak… Ve Kürtler için de…”
Bittabi, tüm bu yorumların mürekkebi dahi kurumadan, CumhurbaÅŸkanı ErdoÄŸan’ın dün yaptığı bir açıklama var ki, Ankara’nın Kürt karşıtı ve müstevli niyetlerini hiçbir yoruma meydan bırakmayacak ÅŸekilde net olarak ortaya koyuyor:
“Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve üniter yapısının korunması Türkiye’nin deÄŸiÅŸmez çizgisidir. Bundan geri adım atmayacağız. Suriye’nin ve bölgemizin geleceÄŸinde DEAÅž ve PKK dair hiçbir terör yapılarına yer yoktur. Ya kendilerini tasfiye edecekler ya da tasfiye edilecekler. Kendileri dışında hiç kimseye hayat ve söz hakkı tanımayan bu katil sürülerini bölgemiz için tehdit kaynağı olmaktan mutlaka çıkaracağız. Suriye’de bölücü terör örgütüne yönelik nokta operasyonlarımızı bir cerrah hassasiyetle sivillere zarar vermeden sürdüreceÄŸiz. Suriye yönetimin bu konudaki kararlılığını memnuniyetle karşılıyoruz. Batılı ülkelerin bu canilerden desteÄŸini yavaÅŸ yavaÅŸ kestiÄŸini görüyoruz. PKK’lı caniler için çember daralıyor, yolun sonu görülüyor. Kendilerini bekleyen acı akıbetten kaçamayacaklardır. 40 yıldır kanımızı emen bu beladan Allah’ın izniyle kurtulacağız. Terör duvarını yıktıktan sonra Türkler, Araplar, Kürtler olarak büyük kucaklaÅŸmaya imza atacağız.”
ErdoÄŸan’ın bu beklentileri gerçekleÅŸirse, Türkler, Araplar ve Kürtler’in “büyük kucaklaÅŸma”sı nasıl olacak?
Onun yanıtını da, üç gün önce, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum şöyle vermişti:
“Suriye’deki Halk Devrimi sadece Baas ve Esed diktatörlüğünü, yani bu kanlı rejimi sona erdirmedi. Bu devrim Orta-DoÄŸu’nun tamamını etkileyecek yeni bir sürecin baÅŸladığına da iÅŸaret ediyor. Suriye devrimiyle bölgede tetiklenen süreç, adil bir yeni dünya düzenine kapı aralayacak bir umudu da yeÅŸertebilir.
“Belirtelim ki Orta-DoÄŸu adlandırması oryantalisttir. Bölgenin çeÅŸitliliÄŸini, tarihi ve kültürel zenginliÄŸini göz ardı eder ve batının bu coÄŸrafyaya bakış açısını yansıtır. Bu nedenle daha objektif ve bölgenin baÄŸlamına uygun bir isme ihtiyaç var. İsimlendirme çalışmasında alanın uzmanları ve akademisyenlere görev düşüyor.
“Bir yenilik olarak Orta-DoÄŸu yerine ‘Merkez Afro-Avrasya’ adıyla baÅŸlanabilir. Merkez Afro-Avrasya adı, coÄŸrafi ve tarihsel baÄŸlamda, bölgeye yönelik oryantalist yaklaşımlardan uzak daha tarafsız ve objektif bir isimlendirme sunar. Aynı zamanda bölgenin stratejik önemini, kültürel çeÅŸitliliÄŸini ve tarihsel rollerini de doÄŸru bir ÅŸekilde ifade eder.
“Yine batı merkezli tanıma dönersek Orta-DoÄŸu, farklı gruplandırmalar olmakla birlikte, genellikle aÅŸağıdaki ülkelerden oluÅŸan bölge olarak kabul edilir: Suriye, Irak, Katar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Ürdün, İsrail, Lübnan, İran, Filistin, Suudi Arabistan, BirleÅŸik Arap Emirlikleri, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Yemen, Mısır, Afganistan, Pakistan, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan, Fas.
“Türkiye, 24 ülkeden oluÅŸan bu coÄŸrafyanın fiziksel olarak Avrupa ile bütünlüğünü saÄŸlayan, ekonomik, siyasi ve hukuki olarak öncülüğünü yapan Merkez ve kutup ülkedir. Merkez ülke olan Türkiye’nin bir bölge hukuku oluÅŸturmak konusunda öncü bir rol oynama gücüne ve imkânına sahip olduÄŸu görülüyor. Türkiye’nin bu gücü hem tarihinden geliyor, hem de bugün bölgede ulaÅŸtığı seviyeden ve etkili olma kapasitesinden doÄŸuyor.
“Dünyanın merkezi olan Orta-DoÄŸu coÄŸrafyasına Merkez Ülke olarak öncülük yapan Türkiye’nin, insanlığa esin olabilecek bir bölgesel kamu ve ekonomi hukukunun yani ‘Merkez Afro-Avrasya’ hukukunun inÅŸası amacıyla bir fikri hazırlık çalışması baÅŸlatması vizyoner bir bakıştır.”
ORTA DOÄžU DEVRİMCİ ÇEMBERİ’NDEN 54 YIL SONRA GERİCİ ÇEMBER!
Bu haberi okuyunca, belleÄŸim beni tam 54 yıl öncesine, devrimci mücadelemizin enternasyonalist hedeflerinden birinin, OrtadoÄŸu’daki Türkiye, İran, Arap, Kıbrıs, Kürt halklarının yer aldığı bir “OrtadoÄŸu Devrimci Çemberi” oluÅŸturmak olduÄŸu günlere götürdü.
O döneme bizim yayımladığımız Ant Dergisi’nin bürosu İstanbul üniversitelerinde eÄŸitim görmekte olan Filistinli, İranlı, Kıbrıslı ve Arap gençlerin de buluÅŸtuÄŸu yerlerden biriydi… Getirdikleri farklı dillerdeki bildirilerin TürkçeleÅŸtirilmesine destek oluyor, onların da katılımıyla açık oturumlar düzenliyorduk.
O yıllarda Demirel iktidarı Filistin halkına destek vermek şöyle dursun, Filistin halkıyla dayanışmadaki devrimcileri avlamakla, dahası İsrail’in koruyucusu ABD emperyalizmine karşı direnen işçilerin, öğrencilerin yürüyüşlerine, toplantılarına “Kanlı Pazar” örneÄŸinde olduÄŸu gibi sopalı ve bıçaklı saldırılar düzenleyen ümmetçileri desteklemekle meÅŸguldü.
1 Åžubat 1970’de Filistin dönüşü jandarmalar tarafından yakalanan ve 150 saat iÅŸkenceye tabi tutulan Hüseyin İnan ve arkadaÅŸları da Ant’a gönderdikleri mesajda şöyle diyorlardı:
“İşbirlikçi iktidar, Arap halklarının haklı mücadelesi için gittiÄŸimiz Filistin’e ardımızdan ajanlarını göndermiÅŸtir. Yurda dönüşümüzde bizleri ustaca hazırlanmış tertiplerle yakalatıp bizi kamuoyuna ‘sabotajcı’, ‘kiralık ajanlar’ olarak tanıtmaya çalışmıştır.”
Bâbıâli medyası ve TRT, polisin ortaya attığı yalanları esas alarak bu gençlere “Filistin’de eÄŸitilmiÅŸ teröristler suçüstü yakalandı” yaygarasıyla saldırıyordu.
Yusuf Arslan Filistin dönüşü bize gönderdiÄŸi ve Ant Dergisi’nin 24 Åžubat 1970 tarihli sayısında yayınladığımız “El-Fetih’e niçin gittim?” baÅŸlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Günümüz koÅŸullarında, özellikle emperyalizmin bir sıcak savaÅŸ bölgesi haline getirdiÄŸi OrtadoÄŸu’da da bütün halkların, Türkiye, İran, Arap, Kıbrıs, Kürt halklarının bir antiemperyalist cephe kurmaları, OrtadoÄŸu Devrimci Çemberi’ni oluÅŸturmaları, emperyalizme karşı kahredici darbenin indirilmesinin baÅŸlıca ÅŸartlarından biridir. Bu yüzden OrtadoÄŸu’da senelerden beri verilmekte olan devrimci kavganın pratiÄŸinden geçmek ve ezilen Arap halklarının kurtuluÅŸ mücadelesine bir nefer olarak katkıda bulunmak için El Feth’e gittim.”
OrtadoÄŸu Devrimci Çemberi, emperyalizmin, onun hizmetindeki islamcı-gerici iktidarların ve İsrail yayılmacılığının baskıları, komploları ve terörizmi yüzünden gerçekleÅŸemedi…
Günümüzde ErdoÄŸan’ın başını çektiÄŸi bir OrtadoÄŸu Gerici Çemberi oluÅŸturulmak isteniyor. Bu kirli çemberin oluÅŸmasına direnmek Türkiye, Suriye, Irak ve İran halkları baÅŸta olmak üzere OrtadoÄŸu’nun tüm ezilen halkları önünde acil bir görev olarak duruyor…
Seçtiklerimiz: DoÄŸan Özgüden – Artı Gerçek – 25.12.2024
