Neden | Mustafa Kumanova


Dünya ikliminin değiştiği ve doğanın yok olma ile yüz yüze geldiği de bir gerçek. Ve hepsinden önemlisi kapitalizmin yıkıcı ve yakıcı olduğu ve kendiyle birlikte tüm insanlığı bir uçuruma doğru götürdüğü de bir gerçek.

Siyasi seçimler yalnız kaybetmek ya da kazanmak deÄŸildir. İçinde bulunduÄŸunuz ülkenin sınırlarının dışına bir bakın. Brezilya’ya bir bakın. Polonya’ya, Macaristan’a bir bakın. Ya da Rusya’ya, Hindistan’a bir bakın. Hatta Almanya’ya, ABD’ye bir bakın. Ve onlarca diÄŸerlerine. Muhafazakâr, gerici milliyetçi ve kökten dinci aşırı sağın yükseliÅŸi artık bir gerçek. Ve her ÅŸey seçimlerle çözülmüyor. FaÅŸizmin ayak seslerinin sadece Türkiye’yle sınırlı olmadığı da bir gerçek. FaÅŸizm tehdidinin artık her ülkenin kapısında belirdiÄŸi de bir gerçek. Dünya ikliminin deÄŸiÅŸtiÄŸi ve doÄŸanın yok olma ile yüz yüze geldiÄŸi de bir gerçek. Ve hepsinden önemlisi kapitalizmin yıkıcı ve yakıcı olduÄŸu ve kendiyle birlikte tüm insanlığı bir uçuruma doÄŸru götürdüğü de bir gerçek.

Ve tüm bu gerçekliÄŸin içinde bir gerçek de ezilenlerin politika yapıcılar tarafından soyup soÄŸana çevrilmeleridir. 

Peki, bir siyasetçiyi hırsızlığa götüren nedir? Zengin olma hevesi ya da güçlü olma arzusu veya lükse ulaşıp keyfini sürme tutkusu. Tüm bunları elde etmek için de toplumsal serveti yaÄŸmalar, diÄŸer bir deyiÅŸle “millet”i soyar. Durum bu kadar net iken, milliyeti ve dini gerçekte “bedava kölelik” olan bir ezileni bu siyasetçileri defalarca iktidara taşımaya devam ettiren ÅŸey nedir?

Yoksullara “cennetin Tanrısı’nı vaaz ederken” bu “dünyanın cennetini yaÅŸayan” siyasetçi ile bu dünyayı cennete çevirmesi için ona maaÅŸ ve oy vermesine raÄŸmen din ve milliyetçilik ile kandırıldığının farkında bile olmayan ezilen hukuki olarak -kâğıt üstünde- yasalar önünde “eÅŸit” olsalar da -“egemenlik kayıtsız ÅŸartsız milletin” olsa da- tam da bu yaÄŸma ve talan yüzünden ekonomik olarak eÅŸit deÄŸillerdir. Ve ezilen bu tahakkümün tamamen ortasındayken tahakküm edildiÄŸinin farkında bile deÄŸildir.

İşte ana mesele budur. Ve sorulması gereken ve cevap aranması gereken soru tam da budur:  tüm bu gerçeklere raÄŸmen neden ezilenler kendilerini en çok ezenleri iktidara taşıyor? Neden asgari ücretli işçiler “gücün seçkinler grubu”na bu kadar kolay biat ediyorlar? Neden toplumsal öfke toplumsal serveti yaÄŸmalayan merkez bankalarına, bankalara, ÅŸirketlere ve siyasilere deÄŸil de göçmenlere, eÅŸcinsellere, azınlık milliyetlere ve diÄŸer ezilenlere yöneliyor? Çıkarlar mı ya da “kültürel eksiklik” yüzünden mi? Yoksa nedenler daha derinde mi?

Ya da…

Bilincimizin önündeki en büyük engel gurur, kibir ve egolarımıza sunulan kimlikler mi? DiÄŸer bir deyiÅŸle, dini, milliyetçi ,etnik, kültürel aklınıza gelebilecek tüm kimlikler mi? Ezen, erkek egemen, gerici milliyetçi, kökten dinci çoÄŸunluÄŸa ait kimlikler… Sahi kimlikler, karnımızın doymasından, barınmaktan, giyinmekten çok mu daha önemli? Aksi halde tüm açlığımıza raÄŸmen kimliklerle doymayı tercih etmezdik? Tüm açlığımızın ve yoksulluÄŸumuzun sebebi bir avuç seçkinler sınıfı olmasına raÄŸmen biz ezilenler bizi en çok ezen bu insanları bizi daha da çok ezmeleri için iktidarlara getirmezdik? Onların çıkarları uÄŸruna sınırların içinde ve dışında onlar tarafından yaratılan milletler adına ölmek için onların ordusuna nefer yazılmayı canı gönülden kabul etmezdik? 

Neden?

Gerçekleri gizlemenin bir yolu olarak yanlış algıların sömüren kiÅŸilerce sömürülenler üzerinde tesis edilmesi sonucu gerçekler sadece görüntüden ibaret hale geliyor. Böyle olunca da gerçeÄŸin öz olduÄŸunu anlatabilmek giderek zorlaşıyor. İnsanlar gördüklerinin bir görüntü olduÄŸunun farkına varmak ve görünenin de her zaman inanılan olduÄŸundan, daha doÄŸrusu “ben gördüğüme inanırım” düsturu genel geçer kural olduÄŸundan o görünenin aslında kendilerine gösterilen bir yanılsama ve sahte bir görüntü olduÄŸunu özün gerçekliÄŸini kavrayamıyorlar. Dolayısıyla özü gözler önüne seren düşünceler de görmezden geliniyor.

ÖrneÄŸin, günümüz modern burjuva medeniyetinde ve onun modern kapitalist toplumunun dayandığı bütün üst yapı iÅŸleyiÅŸinde görüntüde mükemmel gösterilen bir demokrasi ve insan hakları anlayışı var. Ve bu görüntü de büyük bir aydınlanma ve burjuva tarihi birikimine dayandırılıyor. Bu görüntünün içi bütün ideolojik, felsefi, sosyolojik, sosyo-psikolojik ve de aklınıza gelebilecek bütün kavramlarla doldurulmuÅŸ durumda. Oysa ki gerçek çok farklı tekabül ediyor. İnsan hakları da demokrasi de özde mutlu sömüren bir azınlık lehine iÅŸliyor ve iÅŸletiliyor. 

Her şeyin ötesinde her insan çıplak ve özgür doğuyor. Hayatı boyunca hayattan ne anlam çıkardığına göre seçimlerini özgürce(?) yapıyor ve bireyin tutkuları-sonraki kimlik arayışları- hangi yolda ilerleyeceğini seçmesinde belirleyici oluyor. Bunlar gerçekten özgür olan bir birey için geçerli. Ama birey yalnız başına değildir ve bir toplum içinde yaşıyor. Ve o toplumda sınıflardan oluştuğu için ve toplumun alt yapısı sömürüye dayandığı için kimlik seçiminde ve tutkularının bağımsızca kimlik seçimlerinde hareket etmesinde ne kadar özgür davranabiliyor? Ve özün gerçek olmadığı, görüntünün gerçekmiş gibi sunulduğu bir medeniyette sunulan kimlikler birilerinin dayatmasından ibaret olmadan alt yapısı sömürmeye dayanan bir toplumda nasıl saf ve temiz olabilirler? Sömürüye dayanan bir düzen içerisinde çoğunluğun azınlığın kölesi haline getirildiği ve gittikçe de tarihsel birikimi içinde zenginliğin ve bolluğun belirli ellerde toplandığı günümüzde o çoğunluğa insan hakları ve demokrasi altında sunulan görüntüler ne kadar gerçekçiler?

Günümüzde pek çok ırksal, kültürel, etnik, cinsel, ekolojik ve diÄŸer eÅŸitsizlik var. Ve tüm bu eÅŸitsizlikler karşısında kendini ifade eden onlarca kimlik var. Ve tüm bu kimlikler birer baskı aracı olarak kullanılmakta. DiÄŸer bir deyiÅŸle bireyin özel alanına ait bir hak olmaktan çıkartılıp siyasi birim ile çakıştırılarak egemen sınıfların egemenliÄŸi adına baskı ve zulüm aracına dönüştürülmekte. Ve gelinen noktada ise egemen sınıfa karşı her türlü isyan ve baÅŸkaldırı olasılığı karşısında var olan kimlikler kullanılmakta ve yenileri yaratılmakta. Örnek ılımlı İslam kimliÄŸi ya da milliyetçi İslamcı kimliÄŸi gibi. Ve bu kimlik politikaları sonucu aşırı gerici milliyetçilik ve dincilik yükseliÅŸe geçmekte. Ve nihayetinde otoriter liderler yaratılmakta. EÄŸer tüm bu kimlikler politik olmayıp bireyin özel yaÅŸantısı içinde kalsaydı politik olarak kullanışsız olacaklardı. Kimin hangi dinden ya da kimin hangi milliyetten ya da hangi cinsiyetten olduÄŸu o kiÅŸiye kiÅŸisel bir çıkar (kendini ifade etme ÅŸeklinde ezen çoÄŸunluÄŸa dahil olma) ve yönetenlere de politik bir çıkar saÄŸlamayacaktı. 

Sosyalistler daima sınıfın merkezi olması gerektiÄŸine vurgu yaparlar. Bunu eleÅŸtiren pek çok karşı görüşten ya da deÄŸiÅŸik ideolojiden kiÅŸi sınıfın da bir kimlik ve kimlik politikası olduÄŸuna vurgu yaparak, sosyalistleri kimlik eÅŸitsizliklerini ve haklarını görmezden gelmekle suçlarlar. Örnek: 

“EÄŸer yarın büyük bankaları yıksak . . . bu ırkçılığı sona erdirecek mi? CinsiyetçiliÄŸi bitirecek mi? LGBT topluluklarına karşı ayrımcılığı sona erdirecek mi? Göçmenlere karşı insanların daha hoÅŸgörülü hissetmesini bir gecede deÄŸiÅŸtirebilecek mi?” (Hillary Clinton)

Ve bu tip polemiklerle demokrasi ve hukukun üstünlüğüne vurgu yaparlar. Aslında yapılmak istenen gerçek demokrasinin (ekonomik eÅŸitlik) üstünü biçimsel demokrasi (bireyin hakları, ifade özgürlüğü, özel mülkiyet hakkı, toplanma özgürlüğü gibi) ile örtmektir. Gerçek demokrasi biçimsel demokrasiye karşıt deÄŸildir. Gerçek demokrasi ve biçimsel demokrasi birbiriyle içseldir. Biri olmadan diÄŸerine ulaşılamaz. DiÄŸeri olmadan öteki elde edilemez. Özgürlük olmadan sosyalizme ulaşılamaz. Sosyalizm olmadan da özgür olunamaz. İşte bu yüzden sosyalistler tüm kimlikleri sona erdirecek bir politika oluÅŸturmak zorundadırlar. Ne birey sınıfın önünde engeldir. Ne sınıf bireyin üzerindedir. Ancak ister bireysel ister sınıfsal olsun ezilenlerin özgürlüğünü saÄŸlayacak tek güç ezilenlerin sınıfsal mücadelesi, yani örgütlenmesidir. İşte tam da bu yüzden en tehlikeli “kimlik” işçi sınıfı kimliÄŸidir. DiÄŸer tüm kimlikler egemen burjuva sınıfının “hizmetinde iÅŸlev görür”. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü “evrenin dokusuna örülmüş” mistik ve ilahi dokunulmazlar olarak sadece kâğıt üzerinde muhteÅŸem gözükür. Oysa hepsi tek bir sınıfın varlığını sürdürmede görünmez sınıf savaşının araçlarıdır.

Bugün bir Batı ülkesinde istediÄŸinizi ifade etme, örgütlenme, iÅŸ kurma, mülkiyet, hukuk önünde eÅŸitlik haklarına sahipsinizdir. Ama bir de toplumsal düzeni deÄŸiÅŸtirme hakkına sahip olduÄŸunuzu ileri sürün bakalım ne olacak. Bunun için özgürce hareket etme hakkınız olduÄŸunu ileri sürün, ekonomik eÅŸitlik istediÄŸinizi ve bunun için mücadele etme hakkınız olduÄŸunu ileri sürün bakalım ne olacak…Sonunda karşılığı göz yaÅŸartıcı gaz, cop ve gözaltı olacaktır. Her ne kadar hukuk önünde her bir vatandaÅŸ için “eÅŸit haklar” söz konusu edilse de, bazı kimliklere daha eÅŸit haklar düşer. Daha eÅŸit haklara sahip olanlar ise, her daim baskı aracı olarak kullanılan o andaki baskın kimlikler -yani çoÄŸunluÄŸun kimliÄŸi olanlar ve her daim özün anlaşılmamasında iÅŸlev gören ve bu iÅŸlevi politika ile çakıştırılıp meÅŸru bir zemine oturtularak baÅŸkaldırmaya yeltenenler üzerinde acımasızca uygulanan ve çoÄŸunluÄŸu oluÅŸturan, duyguları okÅŸayan dini ve milli kimliklerin cemaatleÅŸmesi ve toplumda nasır tutması vasıtasıyla- toplum ve birey bilincinin geliÅŸiminin önünde engel teÅŸkil ederler. ÇoÄŸunluk, azınlığın baÅŸkaldırma tehlikesini ihtiva eden “kendi kendini geliÅŸtirme”sine ve baÅŸkaldıran bir bilinç oluÅŸmasına kullandığı ideolojik, psikolojik ve sosyolojik araçlarla izin vermiyor. Bunu da, bilinci karartan görüntülerin özün görüntüsü üzerine montajlanması yoluyla yapıyor.

Oysa, varoluÅŸumuz kimliklerden önce gelmelidir. Çünkü varoluÅŸta hepimiz saf, özgür ve eÅŸit doÄŸuyoruz. Sonradan kimlikler edinip tutkularımız, ideolojimizin, egolarımızın ve diÄŸer komplekslerimizin oluÅŸmasıyla kendimize yön veriyoruz ya da sömürülenler tarafından bize biçilen kimliklere girerek kimliklerin varoluÅŸtan önce gelmesine izin veriyoruz. Belki de olan budur. Ya da “bilincimizi oluÅŸturan varlığımız” yani içinde bulunduÄŸumuz maddi koÅŸullar ve ekonomik çıkarlardır. Ya da 2021 senesinde beÅŸ yaşında bir çocuÄŸun akıllı telefon ve tablet kullanmaya baÅŸladığı, facebook’un, watsup’ın, google’nin, wikipedia’nın olduÄŸu bir çaÄŸda bilincimize yön veren bambaÅŸka ÅŸeylerdir.

Kısacası günümüzde belki de yapılması gereken bilincimizi etkileyen nedenlere daha fazla eÄŸilmektir. Sosyalist düşünce belki de sahip olduÄŸu geçmiÅŸin kültürünü bu anlamda geliÅŸtirip bambaÅŸka bir bilinçlenmeye doÄŸru evirilmelidir. Velhasıl özün görünmesinin önündeki en büyük engel ezilenlerin düşünmesini engellemektir. 

BaÅŸkaldırı ve ayaklanma düşüncenin ürünleridir. Ve onun olmamasının önündeki engel de düşüncedir. 

Öz ve görüntü… 

Hangisi bilincimiz?


Mustafa Kumanova – 24.07.2021

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir