…
Kalakaldım iki kültür arasında;
Akşam Türk, gündüz Alman.
…
Bu gün yine, ışıl ışıl ışıldayan güneş, pırıl pırıl doğa, Nehirler ve göller berrak, bulutsuz, masmavi bir gökyüzü; yaz mevsiminin başlangıcı.
Bremen 16 Eyaletten oluşan Federal Almanya cumhuriyetinin en küçük; Nidersachsen eyaleti içinde, tarihi milattan önceye dayanan, masal kenti. Weser nehri bounca uzanan, Bremerhafen ile Kuzey denizine açılan bir ada-eyalet; bir devlet-kent.
Bugün, Covid 19 Corona pandemisi sürecinde ikinci kez kent merkezine uÄŸruyorum. Kafeler dolu, oturanlar mesafeli fakat rahat; zevk ve neÅŸe içinde, önlerindeki bardakları yudumluyorlar…
Dolaşırken dikkatimi çeken bir manzara ile karşılaÅŸtım. Çok ilginç bir minyatür logo-mitingi… Böylesi bir miting belki tarihte bir ilk; koronaya dikkat çekmek için, bir duyarlılık, bir emekçi mitingi.
Bremen kenti fabrikalarında örgütlenen,
İGM (Endüstri ve Metal İşçileri Sendikası) tarafından, “Çelik Gelecektir” adı verilen mitinge ilgi duyanlar minyatür lego-miting etrafında toplanmış, ilgi ile; bir yandan figür pankartlarda da yazılan mini pankartları resimliyor, bir yandan da mini pankartlarda yazılarını okumaya çalışıyorlar.
Burjuva Sosyal demokrasisinin yaşandığı bir ülkede;
*İnsanlar hür ve özgür..
*Hiç bir kurum ve kuruluÅŸun tabu olmadığı…
*Bir devlet için, gösteri, yürüyüş ve toplanmanın sorun olmadığı…
*İnsan hak ve hürriyetlerinin korunduÄŸu… *Böylesi rahat burjuva demokratik bir ülkede yaÅŸamanın özgürlüğünü tadarken, açıkçası huzurlu deÄŸilim.
Neden mi?
Her ne kadar Alman vatandaşı olmakla birlikte, kökleri Anadolu’nun derin delhizlerine kök salmış bir insan olarak, doÄŸduÄŸu toprakkardan; insanından, insanının sorunlarından, ülkenin problemlerinden uzak duramıyor insan.
Anadolu insanı olmak böyle bir şey demek:
Bana neci olamıyor,
bana neci davranamıyor,
bana neci düşünemiyorsun…
…
Bir kesim için dikensiz gül bahçesi yapılan Türkiye, maalesef;
Kendisi gibi olmayan,
Kendisi gibi yaÅŸamayan,
Kendisi gibi düşünmeyen,
Kendisi gibi inanmayan insanların ötekileÅŸtirildiÄŸi bir ülke….
Nereden bakarsanız bakın, heterojen bir imparatorluktan doÄŸan, homojen bir ittihatçı sekuler bir ülke yaratamazsınız…
Her ne kadar baskı uygularsanız uygulayın; bir ağacı budamak gibi, sürgün filizleri güçlenerek çoğalarak gelişir. Çünkü; sorun demokratik cumhuriyettedir.
Bütün Cumhuriyet tarihi sürecini inceleyin!; durum bundan ibarettir. Kendi burjuvazisini, kendi burjuva devrimini gerçekleştirmeyen ülkelerin kaderi hep böyledir. Bir milli burjuva devrimi yapmanın önüne; neredeyse her bir on yılda, emperyalistlere işbirliği içinde olan, işbirlikçi-komprador ticaret burjuvazisinin lehine, askeri-sivil darbeler yapılır hale gelindi.
Her ne kadar azınlık; Rum, Ermeni, Süryani kiliselerinin haklarının uluslararası yasalarla güvence altına alındığı bir ülke olsa da; kurtuluş ve kuruluş felsefesine uygun düşmeyen milliyet ve inanç haklarının ayaklar altına alındığı ve bunun yer yer katliamlara dönüştüğü tarihler yaşadık.
Ülkemizde neredeyse sendikalaşmanın ortadan kalktığı, var olan sendikaların sarı sendika patronları tarafından işgal edildiği, sendikaların saraya bağlandığı; iktidarın işinin kolaylaştırılması için elinden gelen her türlü çabayı harcandığı görülüyor.
Sadece bu mu? Grev hakkının yasak, lokavt hakkının serbest olduÄŸu, greve giden işçilerin ve emekçilerin medya aracılığı ile linç edildiÄŸi, ertesi gün kapı önüne konulduÄŸu trajik bir ortam…
Adaletin yerlerde süründüğü yerde, savunma hakkının ortadan kaldırılmak istenmesine şaşmamak gerekir.
Yargı, yasa ve yürütmenin tamamen saraya baÄŸlanması sonrasında, bir meslek kuruluÅŸu olan baroların iktidar tarafından kontrol altına alınamaması “Åžahsım” iktidar-parti-devletinin uykusunu kaçırdığı kesin. Barolar BirliÄŸi baÅŸkanı Metin FeyzioÄŸlu, 80 Baro baÅŸkanına raÄŸmen, “ÅŸahsım”a teslim olmuÅŸ durumda. Bir kaç günden beri, savunma hakkının güvence altına alınması için baÅŸkent Ankara’ya yürümek isteyen Türkiye Barolar BirliÄŸi baÅŸkanlarının, Ankara giriÅŸinde Saray Polisi tarafından durdurulup kente sokulmaması; bir insan hakları ihlali, bir insanlık ihlali, bir demokrasi ayıbıdır.
Demokrasinin rafa kaldırıldığı ülkede, bunları neden bir hak olarak görüyorsunuz diyenler olacak. Çok doğru!
Bu gün, referandum ile bir sistem deÄŸiÅŸikliÄŸinin oylandığı ve Referandum ile cunhuriyet deÄŸerlerini ortadan kalktığı bir dönem yaşıyoruz… Yeni Osmanlı;
“sen çok yaÅŸa PadiÅŸahım” dönemi…
Her kararı “Reis” veriyor, tiroller ve cumhurbaÅŸkanlığı istiÅŸare kurulu yasalara ortam hazırlıyor:
*Parlamento “reis’in” emrinde; yasaları onaylamak için -vitrin olarak- yerinde… meclis “reisten” bağımsız bir karar alsa, bir kararname ile onu da kaldırabilir.
*Bakanlar, “reisin” aÄŸzından çıkan sözlerini uygulamak için bakan.
*Hükumet olmak değil, hükmeden bir iktidar var..
*Muhalefetin konuşmaktan başka hiç bir fonksiyonu yok; konuşsa da konuştuklarını gaile alan yok.
*Bütün kurumlar bağımsız olmaktan çıktı; başta Merkez bankası, kamu bankaları, Valilikler, kaymakamlıklar iktidar kurumuna dönüştü.
*Yargı, yasama ve yürütme; hepsi “reis’in” emrinde.
*Åžimdi, savunmayı iÅŸlevsizleÅŸtirmek için yasa çıkartmaya çalışılıyor; barolar bunun için ayakta…
*Devlet; kişi-şahıs-Parti devleti kurumuna dönüştü. Devlet, adeta bir şahıs şirketine dönüştü.
Erdoğan söylemedi mi!?
“Ben bu devleti ÅŸirket gibi yöneteceÄŸim”
İşte devlet -liyakata göre değil, sadakata göre- bir aile şirketi gibi yönetiliyor.
Aynen, “Åžahsım” devletin başı, ErdoÄŸan,
Maliyenin,(muhasebeci) başında damat Albayrak.
*Devlet bankalarının başındakiler malum, sadakatli …beyefendiler. diÄŸerleri; “ÅŸahsım” ÅŸirketlerin başındaki yandaÅŸlar…
İşte Devletin A-hali:
Tevfik Fikret’in mısralarında geçtiÄŸi gibi;
“Yiyin efendiler yiyin, bu kurulmuÅŸ hazır sofra sizin. Utanmadan, sıkılmadan…”
Gerisi hikaye…
—
İsmail Göçüm – 27.06.2020
