Bu baÄŸlamda Türkiye’de de 1960’ların ve 1970’lerin devrimci isyanlarından sonra 1980 darbesinin üzerinden yaratılan kimlik, neo-liberal milliyetçi İslam kimliÄŸi ve özelde AKP kimliÄŸi oldu.
Bugünkü yıkımın ortasında bizler varız. Yarın ise baÅŸkaları olacak. Para için yaÅŸandığı sürece insanın ruhsal eksikliÄŸinin kiÅŸilikleri her zaman bir yıkımın ortasında olacaklar. Rol modelimiz, liderimiz, kaderimiz para olduÄŸu sürece arzularımız ve tutkularımız gerçek demokrasi ve özgürlük peÅŸinde deÄŸil daha çok tüketebilme, lükse daha çok ulaÅŸabilme, daha çok basamak atlayabilme ve daha çok, çok çok ve en çok peÅŸinde koÅŸacaktır. Oysa bu bir belirsizliÄŸe sürüklenmedir. Zenginlik daha çok demokrasi ve özgürlük getirmez. Sadece bireysel kurtuluÅŸun nihai ve devrimci olduÄŸu yanılgısını beraberinde getirir. Toplumsal bir mücadele ve kurtuluÅŸ olmadan arzu edilen demokrasi ve özgürlüğe kavuÅŸulamaz. Çünkü mevcut sistemde asıl olan bir sömürme ve sömürülme hali vardır. Kölelik hali en başında ailede baÅŸlar. Çünkü paranın kölesi olan ve oyları için satın alına bilinen ailelerin açgözlü hayalleriyle büyür çocuklar. Ve kölelik hali devletle devam eder. Ve de modern ulus devlet soyut olarak adlandırabileceÄŸimiz kapitalizmin günümüzde somut halidir. Ve kapitalizm ile soyut deÄŸil de somut bir ÅŸekilde mücadele devlete karşı da bir mücadeleyi aynı zamanda ifade eder. Çünkü devlet farklı çıkarları olan “rasyonel varlıkların” içinde bulunduÄŸu bir topluluktur. Devlet de bu topluluklar içinde sadece azınlık topluluÄŸun çıkarlarını koruma ve sürdürme iÅŸlevi görür, yani diÄŸer bir deyiÅŸle egemen sınıfın tahakkümünün bir aracıdır. Ekonomi politiÄŸi ister kamulaÅŸtırmalara dayanan devletçilik isterse serbest piyasa olsun egemenlik daima bir avuç seçkinler sınıfındadır. Hiçbir gizemi olmayan mevcut devletin tüm özgürlükleri çoÄŸunluk karşısında bir azınlığın imtiyaz ve çıkarı adına baskıladığı aÅŸikardır.
Bugün kendi kendimize, “neden dünün öğrenci ve işçi hareketleri bugün yok?”, “bu kadar yoksulluÄŸun ve yoksunluÄŸun içinde bugün neden sosyalizm rüzgarları deÄŸil de baÅŸkaldırmayan isyan etmeyen pasif rüzgarlar, paranın rüzgarları esiyor?” diye soruyoruz. Ve ÅŸu anda gerçekleÅŸen BoÄŸaziçi Üniversitesi öğrencilerinde geçmiÅŸi aramaya çalışıyoruz. Onlarda geçmiÅŸin devrimci gençlerini yaratmak istiyoruz. Oysa bu pratikte mümkün deÄŸil. Bir kere geçmiÅŸin devrimcileri politikti. Sınıf mücadelesinin siyasi ve sosyal rekabet olduÄŸunun farkında olarak siyasi üstünlüğü ele geçirmenin ayırdında idiler. İşte bu yüzden o günkü devrimciler devlete karşı mücadele ettiler. Devletler yıkılmadan kapitalizmin yıkılamayacağını seziyorlardı. Bugünkü gençlerin ise kapitalizm ya da kurum veya kavram olarak devletle hiçbir alıp veremedikleri yok. Onların tek derdi haklı olarak kendi kimliklerini özgürce yaÅŸamak ve ifade edebilmek. Oysa bu mümkün deÄŸil. Neden mi?
Modern kapitalist toplum ve onun egemen sınıfı olan burjuvazi gördüğü büyük tehlike karşısında insanın kendi kendini geliÅŸtirme kapasitesinin önüne set çekmek ve bu anlamda gerçek Marxizme yönelmesini ve salt düşünmekten ziyade dünyayı deÄŸiÅŸtirmeyi düşünmesini engellemek için politika deÄŸiÅŸikliÄŸine gitti. Çünkü bu tehlikeyi 1960’lar ve 1970’lerde yaÅŸadı. İşçiler ve öğrenciler yükselen devrimci bir kabarışla sosyalizmin ve özelde Marxizmin ışığı altında isyan ettiler ve ayaklandılar. Çünkü kendi kendilerini yönetebileceklerini ve dünyayı deÄŸiÅŸtirebileceklerini gördüler.
İşte bu yüzden 1980’ler sonrasında dünyada kimlik politikaları uygulamaya konmaya baÅŸladı. Bu ise, bir anlamda toplumun sadece işçi patron olarak ayrıştırılması deÄŸil, toplumun ırka, dile, dine, kültüre, etnisiteye, cinsiyete göre bölünmesini de beraberinde getirdi. Çünkü insanlara artık dayatılan kimliklerdi. Marxizm insanlara özün ve insanının özünün ne olduÄŸunu anlatırken, ÅŸimdi insanlara görüntünün ve insanın görünüşünün ne olduÄŸu anlatılıyordu. Sömürüye ve sömürülmeye karşı çatışma yerini kimlik çatışmalarına bırakmıştı. İnsanların özeline iliÅŸkin kimlikler artık siyasileÅŸtirilmiÅŸ, özel alandan politik alana alınıp baskının araçları haline getirilmiÅŸti. Artık söz konusu edilen işçi sınıfının hakları deÄŸil, işçi sınıfının kimlikleriydi. İşçi sınıfı çatışacak ise, kendi çıkarı için deÄŸil kendi kimlikleri için savaÅŸmalıydı, çünkü önüne konan buydu.
Aslında bu bir anlamda bireyin ve birey haklarının da egemen sınıf lehine geri alınmasından başka bir şey değildi. Diğer bir deyişle, liberalizmin çıkış ideolojisine de tamamıyla tersti. Ama asıl olan nihayetinde bireyi ya da toplumu eşitliğe ve mutluluğa götürecek ideolojiler değil, paranın ideolojisiydi.
1980 sonrasında neo-liberal ekonomik politikalara geçiÅŸle paranın dünya çapında serbest dolaşımını geçer kılmak adına işçi sınıfının geçmiÅŸte elde ettiÄŸi ne kadar hukuki demokratik kazanım varsa birer birer geri alınmaya baÅŸlandı. Reel sosyalizmde işçi sınıfı adına işçileri yöneten bürokratik otoriter kadroların görmezden geldikleri kimlikler, -kadınlar, eÅŸcinseller, çevreciler ve diÄŸerleri- ilk baÅŸta haklarını aramak için seslerini yükselttiler. Fakat her biri kendi gruplarının ezilmiÅŸliÄŸine baÅŸkaldırıyordu. Toplu halde insanların ezilmesine deÄŸil. Yani kapitalist sistem içinde kapitalizme karşı deÄŸil kapitalizmin bir uygulamasına karşı geliniyordu ve reform talep ediliyordu. Bütün bunlar ise egemen sınıf burjuvazinin iÅŸine yarıyordu. Burjuvazi artık kimlik politikalarının nasıl ayrıştırıcı bir özelliÄŸi olduÄŸunu görmüştü. Yapması gereken sadece en yararlı olan ayrıştırıcı kimlikleri piyasaya ideologları sayesinde sürmekti. Bu ayrıştırıcı kimlikler ise din ve milliyetçilik tabanlı idi. Ya da medeniyetler çatışması…
Bu baÄŸlamda Türkiye’de de 1960’ların ve 1970’lerin devrimci isyanlarından sonra 1980 darbesinin üzerinden yaratılan kimlik, neo-liberal milliyetçi İslam kimliÄŸi ve özelde AKP kimliÄŸi oldu. Bugün gelinen noktada ise bu kimlik artık açık olarak ortaya çıkmış ve toplumu AKP’li ve AKP’li olmayanlar(diÄŸer bütün kimlikleri içeren) olarak iki kategoriye ayırmıştır.
Ve kimlik politikaları sayesinde üretenin kendisi olduÄŸu kendisine unutturulan birey keskin bir ÅŸekilde tüketime yönlendirildi. Artık onun varlığı hayatı yaÅŸamak için deÄŸil, hayatı tüketmek için vardı. Çünkü eÄŸer üretenin kendisi olduÄŸunun farkına varırsa -ki geçmiÅŸte farkına varmıştı – ürettiÄŸinden hak iddia edecekti ve bu da onu ayaklanmaya ve isyana sürükleyecekti. Tüketmenin de yolları belliydi. Ve lüksün bu kadar görünür olduÄŸu ve dayatıldığı toplumda ona eriÅŸme ve eriÅŸememe sorunu beraberinde hırsızlıkları, yolsuzlukları ve talanı getirdi. Artık her ÅŸey aleni yapılıyordu.
KesiÅŸimselliÄŸin(kısaca kimlik hakları) yükseliÅŸi, 1960’lar ve 1970’lerin devrimci dalgalarının yenilgisi ile aynı zamana denk geldi ve bunu 1980’lerde Sovyetler BirliÄŸi’nin çöküşüyle sonuçlanan tepki izledi. Sınıf mücadelesinin sonuçta oluÅŸan geri çekilmesi sırasında kimlik politikaları üstünlük kazandı. O belirli dönemde geliÅŸtirilen kimlik politikaları, sınıfsal ve siyasi bakış açılarından ziyade kiÅŸisel karakteristik özellikleri(etnisite, cinsiyet, vb.) baz alarak insanları tanımlamaya dayandırıldı. Kimlikler ise bireyin özel alanından alınıp politik bir alan içinde siyasi birimle çakıştırıldıkça toplumda kutuplaÅŸtırma ve ötekileÅŸtirme arttı.
Kimlik politikaları ayrıca sendika bürokrasisi ve egemen sınıf tarafından hareket içindeki sol ve sınıf mücadelesi pozisyonlarına karşı da kullanılır. Kimi zaman “yerli” ve “milli” olarak kullanılır, kimi zaman “bayrak” ve “ezan” olarak kullanılır kimi zaman etnisite kimi zaman da cinsiyetler üzerinden kullanılır. Ve böylece sol hareketlerin güçlenmesi ve birleÅŸmesi önlenir.
Kapitalizm işçi sınıfını, kendimizle ve birbirimizle olan ilişkimizi bozan insanlık dışı ve aşırı yoğun rekabete zorlar. İnsanlar tabiatın gereği açgözlü ve ayrımcı doğmazlar, ancak bizi birbirimizle karşı karşıya getiren ve bizi birleşmekten alıkoymak için ayrıştıran güçlü mesajlar kullanan bireysel bir toplumda yetişirler. Ayrımcılık gözeten tutumlara sebep olan maddi ve sosyal koşulların nasıl değiştirileceğini düşünmeden meydan okuma baskıyla savaşmada bu sebeple sınırlı bir yaklaşımdır. İşte bu yüzden de günümüz başkaldırıları saman alevi gibi parıldayıp sönmektedir.
Baskı, ayrımcılık ve tahakkümün her türlüsüne karşı olmak sosyalizmin temel ilkelerinden biridir. Ancak ötekileştirme, kutuplaştırma, dışlama ve ayrımcılığın maddi kökenlerini kurutmak zorundayız. Bunun yolu da toplumun tüm ezilenlerinin ortaklaşa oluşturduğu hiçbir kimlikle tanımlanmayan net demokratik devrimci bir program içeren sınıf mücadelesinden geçer.
Mustafa Kumanova – 24.02.2021
