Türkiye askeri darbeleri ve cuntaları neredeyse belli periyodlarla yaşadı. Bugün de , bu darbelerin baskıcı yöntemlerle düzenlediği politik/ hukuki zeminde yaşamaya devam ediyor. AKP iktidarı ve gelinen nokta bu yaklaşımın eseridir.
EÄŸer Türkiye’deki parlamenter sistem savunucusu kesimler tek adam rejimine karşı demokrasi ve özgürlüğün kazanmasını istiyorsa ilk önce kendilerindeki sorunun özüne inerek toplumsal deÄŸiÅŸime ön ayak olmaları gerek. Cumhuriyetin kuruluÅŸundan itibaren bu toplumun parlamenter muhalif partileri oy kaybetme kaygısıyla yönetimsel bozukluk ve çarpıklıkların en büyük sebebi olan din ve milliyetçilik kavramlarıyla gerçek anlamda yüzleÅŸmeyi sürekli ertelemiÅŸlerdir. Onlara göre halkın saf duygularını rencide etmek yarar deÄŸil zarar getirir. Oysa toplumsal bozulma ve çarpıklığın ana nedeni din ve milliyetçilik kavramlarının devlet erki eliyle siyasi ve hukuki olarak doldurulmasıdır. Devletin din ve milliyetçilik kavramlarını tekeline alıp varlığına yönelik oluÅŸacak tehditler karşısında bu kavramların özünü örterek oluÅŸturduÄŸu yönlendirici görüntünün çoÄŸunluk üzerinde gerçekleÅŸtirmek istediÄŸi tek bir amaç vardır: toplumun direncini kırmak ve toplumu bölmek.
Türkiye’de bu süreç uygulamaya konulalı tam kırk sene oldu. Aslında 12 Eylül 1980 darbesi ile gerçekleÅŸtirilen toplumun sadece neo-liberal dönüşüme zorlamak deÄŸildi. Evet kapitalist küreselleÅŸme kendi doÄŸası gereÄŸi geniÅŸlemek için olabildiÄŸince serbestleÅŸme, kuralsızlaÅŸtırma ve özelleÅŸtirmeyi tüm dünyada gerçekleÅŸtirdi. Fakat diÄŸer taraftan, neo-liberalizm denilen sadece ekonomik deÄŸil aynı zamanda siyasi ve sosyal politikalar, ulus-devlet yapılanmasının tüm üst-yapı kurumlarına hâkim olan burjuva kültürünün sarmalandığı liberalizm ideolojisinin de temel ilkelerini yoldan çıkardı. “Özgür” bireyi sadece bir tüketici deÄŸil aynı zamanda paraya bağımlı hale getirdi. Paradan baÅŸka hiçbir ÅŸey düşünmeyen ve sistemi sorgulamayan bireylere dönüştürdü. Bunun için de yapılması gereken tek ÅŸey toplumun direncini ve direniÅŸini kırmaktı.
Türkiye askeri darbeleri ve cuntaları neredeyse belli periyodlarla yaşadı. Bugün de , bu darbelerin baskıcı yöntemlerle düzenlediği politik/ hukuki zeminde yaşamaya devam ediyor. AKP iktidarı ve gelinen nokta bu yaklaşımın eseridir.
Türkiye’de yapılan 12 Eylül Darbesi’nin örtülü-asıl amacı da buydu. BaÅŸkaldırı ve isyanı insan havsalasından söküp çıkartmak. Bunu yapmanın yolu da kelimelerden geçiyordu. Kavramlardan geçiyordu. Kısacası dinci ve milliyetçi kimliklerden geçiyordu. Toplumun farklı renkleri üzerinde siyasi birim eliyle yaratılan kimlik ayrımcılığı ve baskısı toplumu böldüğü gibi toplumsal direncin ve direniÅŸin çoÄŸunluk oluÅŸturarak örgütlenmesinin de önüne geçecekti. Bunun adi “saÄŸ-sol çatışması” olarak yorumlandı. Türkiye gibi ülkelerde demokrasi, özgürlük ve emek dinamikleri her dönem “faÅŸist terör saldırılarıyla” susturulmaya çalışılmıştır. Anti /faÅŸist direniÅŸ ve o anlayış kimlik siyaseti yaklaşımıyla küçük görülmüştür.
Åžu anda Türkiye’de yaÅŸanılan olaylara baktığımızda çoÄŸunluÄŸun aklına tek bir soru geliyor: İnsanlar neden sessiz ve tepkisizler? Oysa bu ülkede 60’ların, 70’lerin hatta 80’lerin insanları bugünkü gibi birer itaatkâr ve bağımlı deÄŸillerdi. Çünkü 12 Eylül Darbesi, 60’lardan beri gelen işçi sınıfı mücadelesinin tüm kazançlarını erozyona uÄŸratarak ekolojik yıkım eÅŸliÄŸinde toplumsal servetin yaÄŸmalanmasına ve daha önce görülmemiÅŸ bir servet birikiminin yaratılan bir kimliÄŸe-AKP kimliÄŸi- transferine ve toplumun bölünmesine olanak saÄŸladı. 12 Eylül toplumsal eÅŸitsizlik ve adaletsizliklere direnmeyi çok zor hale getirdi. Ve ülkeyi bir kafese soktu. Kısacası bu ülkenin radikal solu marjinalize edilerek hareketsiz hale getirildi. 80’lerden günümüze dek ortaya çıkan sosyal hareketler ise seçkinlerin-devletin- çıkarları karşısında tarihsel olarak geri püskürtüldü. Diriliyor gibi gözükenler de sabun köpüğü gibi dağıldılar. En son BoÄŸaziçi öğrencilerinin direniÅŸi gibi…
Birçok ülkede emperyalizmin ve iÅŸbirlikçilerinin icazetiyle iÅŸbaşına gelip sonradan “popülist” politikalar uygulamaya çalışan (çoÄŸu “anti -komünist ve muhafazakâr olan) sivil yönetimler, deÄŸiÅŸik zamanlarda bu uluslararası ve yerel dinamikleri göz ardı etmelerinin “bedelini” fazlasıyla ödemek zorunda bırakıldılar. Deniz Poyraz nezdinde “faÅŸist terör” ve saldırılar bu yaklaşımın eseridir. “Askeri vesayeti ” kaldırma ve zayıflatma” iddiasındaki anlayış ve yaklaşımdan bu günkü baskıcı sisteme gelindi.
Bu baskıcı sisteme karşı baÅŸarısızlığın nedeni nedir ile ilgili farklı görüşler öne sürülebilir. Bunların çoÄŸu bilindik ÅŸeylerdir. Kapitalizm, emperyalizm gibi…Ancak nihayetinde toplumsal direnci ve direniÅŸi kırmak için kullanılan stratejilerin temelinde toplumun farklı kimliklerinin din ve milliyetçilik yoluyla ayrıştırılması ve birbirine düşürülmesi vardır. Kısacası siyasi birim ile desteklenen bazı kimlik vardır.
Siyasi birimin desteğinde diğerlerine göre daha eşit kimlikler. Direnci ve direnişi kıran dini ve milli kimlikler.
İşte tam da bu nedenlerle Türkiye’de sol kavramlarla kurumlara saldırmalı.
Kavramları yıkmadan kurumların yıkılamayacağını görmeli. Din bir inanç ya da bir afyon veya milliyetçilik bir gönül bağı ya da vatan sevgisi olarak açıklanıp bu kadar basitçe geçiştirilecek kavramlar değildir. Çünkü tüm bu kavramlar sınıfsal çıkarlar ve siyasi üstünlük sağlama doğrultusunda politik birim ile çakıştığından tüm teorik güzellemenin dışında üzeri gizemli bir pelerinle örtülüp kimi zaman mitleştirilen kimi zaman da öldürücü bir silah haline gelen insanın yıkılması mümkün dahi olmayan ateşli tapınmasının alnına yazılan kaderi gibidir. Bu kavramlar devlet desteklidir. Tüm bu kavramlar devlet koruması altındadır. Eğer bu kavramlar deşifre edilip aslında ne oldukları ve ne olmadıkları gösterilebilseydi tüm bu kavramları politik alan içinden sıyırıp atıp insanın mahremiyetine ve seçimlerine hapsederek ve insanın özel hayatının sınırlarının dışına çıkmasına göz yummayarak daha güzel bir dünyayı teşkil edebilirdik. Sorunun özü bir insanın dinci ya da milliyetçi olması değildir. Sorunun özü bir dinci ve milliyetçiye politik meşruluk kazandıran bir kimlik sunarak, din ve milliyet adına yaptıklarını olağan ve doğal kılarak, ona o din ve milliyet adına sınırları çizilmiş bir coğrafyada kendinden/devletten yana olmayanlara istediği gibi anti-demokratik davranışlarda bulunabilme hakkını tanımaktır. Sorunun özü çoğunluğa ait bir dinin ve milliyetin devlet korumasında olup kendinden olmayanlara ve kendinden olmayı kabul etmeyenlere karşı bir baskı ve zulüm aracı olarak kullanılmasıdır.
Ve iÅŸin en acı tarafı tarihsel olarak tüm bunlara karşı hareket eden siyasi sol bu ülkede hareketsiz hale getirilmiÅŸtir. Din ve milliyetçilik toplumu parçaladıkça kolektif eylem düzenleme daha zor hale gelmiÅŸtir. Tüm bunlara raÄŸmen dayanıklılık gösteren-çok az olsa bile- sosyal hareketler var. HDP gibi…
Türkiye’nin artık sonu geldi masallarının satıldığı günümüzde hala umut var… EÄŸer o umudu taşıyorsak direnci ve direniÅŸi 60, 70 ve hatta 80’lerdeki gibi yeniden inÅŸa etmeliyiz. Çünkü umut hep vardı. Kimi zaman Fatsa, kimi zaman Kızıldere, kimi zaman da Çeltek-Zetip idi. Ama bizim anti-faÅŸist direniÅŸ geleneÄŸimizde umut hep vardı. Ve hep var olacak…
Mustafa Kumanova – 19.06.2021
