Okuyucu kendisini Sur’da direniÅŸte hisseder. İnsanın vicdanına kazınan “buzluktaki çocukları, bodrumları” hatırlamamıza yol açar.
Biz hangi noktadan sonra bu hale geldik? Varoluşumuzda taşıdığımız doğanın tüm şiirselliğini terk edip bilinmezliğin çıkmazında bir boşlukla değiş tokuş ettik ?
Onu kaybettiÄŸimiz andan itibaren.
Farkına varmayı bile unuttuk. O vardı insanın varoluşundan itibaren tarih içinde yoğurduğu yaratıcılığına ilham veren. Yok edilemez sandığımız o.
Biz onu kaybettik.
Sadece onu kaybetmedik. Onunla birlikte şiiri kaybettik. Onunla birlikte resmi, romanı, tiyatroyu, sinemayı; onunla birlikte laternayı, akordiyonu, yakamozu, mehtabı; onunla birlikte taş kaldırımları, arka mahalleleri, sokakları, meydanları da kaybettik. Biz onunla bizi anlamlandıran aşkı ve özgürlüğü kaybettik.
Biz onunla komşuluğu, otobüste yaşlılara yer vermeyi, haksızlığa direnmeyi, dayanışmayı, el birliğini, dürüstlüğü, şefkati, hoşgörüyü, tahammülü, teşekkür etmeyi ve paylaşmayı da kaybettik.
Åžimdi hepimiz çok geliÅŸtik. Ve birey olmayı becerdik. Akıllı telefonlu akıllı bireyler olduk. Tüketen, gezen, umursamayan, ilgisiz ve paylaÅŸmayan akıllı telefonlu bireyler…Güzel evlerimiz, güzel arabalarımız, güzel giysilerimiz var. Yani çok ÅŸey kazandık…
Ama bir tek ÅŸeyi kaybettik. Neyi mi kaybettik?
Biz o ışığı kaybettik.
Yazar Åžerif Kaplan’ın Favori Yayınevi’nden çıkan “Işıksız Yıllar” romanı okurlarıyla buluÅŸarak bize ışıksızlığı tüm heyecanıyla aktarıyor. Roman, Kürdistan coÄŸrafyasında yaÅŸanan acıları, ölümleri, sevinçleri, tüm çeliÅŸki ve iliÅŸkiler içinde insan psikolojisinin bin bir halini ve derinlikli bir aÅŸkı resmediyor.
Zabel çok küçük yaÅŸlarda kaybetmiÅŸ olduÄŸu babasının anlatımları ve mektuplu vasiyeti üzerine Alman arkadaşı Maria’yla birlikte Almanya’nın Hamburg kentinden yola çıkarak babası Soro’nun izini sürme serüvenine atılır. Son gece Hamburg’un Alster çevresinde zaman geçirmek ve eÄŸlenmek amacıyla Maria’yla sabahlarlar. Yazar, Hamburg serüvenini anlatırken kendisindeki kapasiteyi gösterir. Bunu ilerleyen sayfalarda Diyarbekir’i anlatırken de okuyucuya aktarır. Sur’un yapısını çok güzel bir ÅŸekilde tasvir etmiÅŸtir. Okuyucu kendisini Sur’da direniÅŸte hisseder. İnsanın vicdanına kazınan “buzluktaki çocukları, bodrumları” hatırlamamıza yol açar. Abartma olmasın ama Victor Hugo’nun “Sefiller” romanındaki tasvirlerine denk bir anlatım ve derinlik vardır.
YaÅŸamdaki belirsizlikler ve baskılar elbette kitaba da yansıyor. ÖrneÄŸin, Soro’nun Almanya’dan nasıl gittiÄŸi ve öldüğü gizemini korurken, Maria’nın ölümü de kitaba iliÅŸkin akılda soru iÅŸaretleri bırakıyor. Okuyucuya, “nasıl ve neden öldüler?” sorularını sorduruyor.
Sonuç olarak roman bize, belki de hiç değişmemiş ve değişmeyecek olan yaşam ve mücadelelerin hala sürdüğünü ve süreceğini gösteriyor. Ne yazık ki, bu coğrafyada annelerini ve babalarını kaybetmiş çocuklar hala var. Çocuklarını kaybetmiş anneler ve babalar hala var. Ve hala 2021 senesinde kendisinden aydınlık beklenirken ışıksızlığa tutsak edilmiş bir ülke var.
Böylesi bir dönemde bizleri “Işıksız Yıllar” romanıyla buluÅŸturan Åžerif Kaplan’a teÅŸekkürlerimizi sunuyoruz.
Yazarın diÄŸer kitabı: Åžiliya – Favori Yayınları
Mustafa Kumanova – 31.03.2021
